Güvercin Merkez Bankaları:

Küresel Para Politikasının Yeniden Gevşeme Dönemi

Takvimler 22 Mayıs 2013’ü gösterdiğinde, FED Başkanı Ben Bernanke, varlık alım programı ve miktarsal genişlemeye aşamalı olarak son vermeyi planladıklarını açıkladı. Bu açıklama küresel kriz sonrası dönemde hayata geçirilen para politikalarından dönüşün ilk sinyali olarak kayıtlara geçti. Aradan geçen dokuz yılda başta FED olmak üzere para politikasında sıkılaşma için birçok adım atıldı, atılan adımlardan daha çok bu adımların bir nevi “yaygarası” yapıldı. Ancak sıkılaşma döngüsü tamamlanamadan küresel ekonomik sistem yeni bir durgunluk dönemi üretti. FED, 31 Temmuz 2019’da faiz oranlarında indirime gittiğini açıkladı.

2008–2009 döneminde dünya ekonomisi 1929 Büyük Buhran’dan bu yana en büyük finansal şok ile karşı karşıya kaldı. ABD merkezli başlayan dalgalanma tüm dünyayı etkisi altına alırken yıkıcı sonuçları da beraberinde getirdi. Dünya üzerindeki şirketlerin değeri 15 trilyon dolar eridi, milyonlarca kişi işsiz kaldı, batan şirketleri yaşatmak için tarihte görülmemiş boyutlarda kurtarma planları devreye sokuldu. Likidite açlığı ile boğuşan piyasaların imdadına ise merkez bankaları yetişti. Sıfır politika faizi hatta negatif faiz kavramları literatüre girdi. Geleneksel para politikalarının yetersiz kaldığı noktalarda ise miktarsal genişleme olarak adlandırılan radikal araçlar devreye sokuldu. Merkez Bankaları’nın bilançoları hiç olmadığı kadar şişti. Kriz öncesi ABD, AB, İngiltere ve Japonya Merkez Bankalarının toplam bilanço büyüklüğü 4 Trilyon Dolar civarındayken bu rakam kademeli olarak 15 Trilyon Dolar üzerine çıktı. Karşılaştırma yapabilmek adına, şu anda dünya üzerindeki ülkelerin GSYH toplamları 80 Trilyon Dolar civarı olarak hesaplanıyor.

Para politikalarındaki bu gevşeme dönemi 2016 yılına gelene kadar özellikle gelişmekte olan ülkelere ciddi alan açtı. Çünkü gelişmiş ülkelerin hiçbirisi krizle boğuşurken ciddi getiri sunamıyordu. Dolayısıyla da uluslararası yatırımcının gelişmekte olan ülke varlıklarına ilgisi arttı. Ucuz, bol likiditenin aktığı ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bu ülkeler grubu sermaye ihtiyacının karşılanmasıyla kayda değer bir refah artışı yakalandı. Deyim yerindeyse dere yatağının yönü değişti ve 7 yıllık bir bolluk dönemi yaşandı. Tabi bu süreçte ABD ve gecikmeli olarak Avrupa Bölgesi’nde toparlanmalar yaşandı. Özellikle istihdam piyasaları %10 seviyelerine ulaştıktan sonra uzun vadeli bir toparlanma trendine girdi. Büyüme rakamları ise yavaş yavaş kendi normallerine dönmeye başladı.

Ana akım iktisat teorileri; para arzının arttığı, büyümenin potansiyelin üzerinde hızlandığı ve işsizliğin potansiyelin üzerinde azaldığı iktisadi görünümlerin enflasyon üreteceği noktasında bir nevi fikir birliğine sahip olmuşlardır bugüne kadar. ABD Merkez Bankası da önemli ölçüde bu verileri göz önüne alarak enflasyonun önüne geçebilmek adına kitapta yazılı en temel uygulamayı devreye aldı. Kademeli olarak faiz oranlarını artırırken kriz dönemi sonrası oldukça şişmiş olan bilançosunu vadesi gelen tahvil alımlarını sonlandırarak küçültmeye başladı. 2017–2018 yılına geldiğimizde bu patika ayyuka çıktı. FED senede 3–4 faiz artırımı gerçekleştirirken; küresel ekonominin diğer aktörleri de kendi sıkılaşma senaryolarını oluşturdu. Ancak 2018’in son çeyreğinde rüzgârın yönü yeniden değişmeye başladı.

Küresel para politikalarında yaklaşık bir yıldır iyiden iyiye yeniden gevşeme dönemine girerken, bu yeni trend ekonomi literatüründe de tartışmalara yol açmış durumda. Üzerinde geniş fikir birliği oluşmuş nedenleri bulmak zor. Hatta bir grup iktisatçı gevşemek için bir neden olmadığını ve bir an önce yeniden sıkılaşma periyoduna geri dönülmesini de savunuyor. Ancak bu yeni görünümün en temelinde muhtemelen ABD’nin sıkılaşma politikalarında acele etmesi yatıyor. Aslında ABD ekonomisinin 2009 sonrası aldığı tedbirler ve ülke içi iktisadi diğer göstergeler, talep yönlü bir enflasyon büyümesinin bize geleceğini söylüyordu. Ancak ABD Doları rezerv para olduğu için para arzındaki artış ciddi bir enflasyoner etki yaratmadı. Para arzındaki artışın enflasyona sebep olması için reel talebin üzerinde bir artıştan söz etmemiz gerekiyor. ABD Doları için ise bu eşik herhangi bir ülkeden çok daha yüksek. Her dolar arzı kendi reel talebini oluşturuyor. Yani dünyada doların “reel” bir alıcısı hep bulunuyor.

Diğer bir konu da ülke içi iktisadi göstergeler ki ABD birçok noktada diğer küresel aktörlerden olumlu ayrışıyordu. Büyüme rakamları kendi normallerinin üzerine çıktı, işsizlik oranı tarihin en düşük seviyelerine kadar geldi. Güven endeksleri hem reel sektör hem de tüketici tarafında zirve üzerine zirve yapıyordu. Ancak dünyanın geri kalanında iktisadi görünüm ABD’de olduğu kadar hızlı toparlanmamıştı. Küresel piyasalar likidite bolluğuna alışmış görece yüksek maliyetlerin hazırlığı tam olarak yapılmamıştı. ABD faiz artırdıkça piyasalardan para çekildi. Piyasalardan para çekildikçe likiditeye ihtiyacı olan ülkelerin büyüme görünümü hasar aldı. Ve son süreç bize şunu bir kez daha öğretti ki yangın başka kıtada da olsa okyanusu aşıp sizi bulabiliyor.

İşin tabi bir de politik boyutu var ki gündemde biz bunu “Ticaret Savaşları” adıyla takip ediyoruz. ABD’nin fitili ateşlediği Ticaret Savaşları küresel bir durgunluk dalgasının da tetikleyicisi oldu. Beklentilerin tahribata uğramasıyla bu dalga yıkıcı etkiler yaratmaya başladı. Ticaret savaşlarının yanında özellikle Avrupa’da iç dinamikler kaynaklı siyasi belirsizlikler baş gösterdi ki bu da işin tuzu biberi oldu. Sebepleri noktasında bir uzlaşı olmasa da sonuçları noktasında eminiz. Dünya ekonomisi küresel bir durgunluk çemberinin içine girdi.

Bu durgunlukla başa çıkabilmek için de küresel merkez bankaları 2009 krizi sonrası politikalara tekrardan merhaba dedi. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülke fark etmeksizin merkez bankaları faiz indirim yarışına girdi. Bilanço küçültmeleri bir kenara dursun, başta Avrupa Merkez Bankası olmak üzere yeni genişleme yöntemleri üzerine çalışmalar yürütülüyor. Arka arkaya faiz indirim haberleri gelirken, önümüzdeki bir yılın beklentileri de tamamıyla güvercinleşti. Piyasalar bir iki merkez bankası dışında hemen her ülkenin önümüzdeki bir yıl boyunca faiz oranlarında indirime gideceğini fiyatlıyor.

Yaşadığımız kur şokunun ardından oldukça yükselen faiz oranlarını düşürebilmek için de bizim için çok ciddi bir alan açılmış oldu. Kendi iç dinamiklerimize ek olarak küresel para politikalarındaki bu gelişmeler nedeniyle geçtiğimiz Temmuz ayında yüklü bir indirim gerçekleştirebildik ve önümüzde yılsonu için halen oldukça ciddi bir manevra alanımız var. İktisadi göstergelerde yeniden kendi normallerimize dönebilmek için küresel manada destekleyici bir dönemin içine girmiş bulunuyoruz.

Küresel ekonomik sistem 10 yılda bir durgunluk/kriz üretme döngüsünü yineledi. Tabii ki 2009 ile özdeşleştirilebilecek bir durumda değiliz, şu anda o boyutta bir tsunaminin uzağında kalıyoruz. Dolayısıyla da o dönemdeki boyutlarda genişleyici para politikaları görmemiz çok olası değil. Ancak şu bir gerçek ki küresel likiditenin son iki yıla göre çok daha destekleyici olacağı bir döneme girdik. Toparlanma olarak adlandırdığımız dönemde para politikalarının yeni görünümü bizim için önemli bir fırsat. Bu fırsatı iyi değerlendirelim ve 2020 yılı itibariyle kaldığımız yerden devam edelim.

https://banknot.albaraka.com.tr